İÇERİK: Türkiye’de siyasi kimliğinizi tek bir isimle tanımlamak isterseniz, "Abdülhamid" ismi bir turnusol kağıdı işlevi görür. Kimileri için "Ulu Hakan", kimileri içinse "Kızıl Sultan" olan 34. Osmanlı padişahı, aradan geçen onca yıla rağmen toplumsal kutuplaşmanın merkezinde yer almaya devam ediyor. Peki, tarihsel gerçeklik mi yoksa Soğuk Savaş döneminin ideolojik mirası mı bu ayrışmayı körüklüyor?

Tarihi Figürleri İdeolojiye Hapsetmek 1945-1991 yılları arasındaki Soğuk Savaş atmosferi, Abdülhamid figürünü sağ siyasetin mağduriyet edebiyatı için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bugün "Türk tipi muhafazakarlık" olarak adlandırılan ve tarihsel figürleri kendi ideolojik kalıplarına sığdırmaya çalışan bu anlayış, aslında evrensel bir siyasi hastalığın yansıması. Daron Acemoğlu’nun ekonomi politik okumalarında sıkça vurguladığı gibi, kurumların ve zihniyetin gelişmediği toplumlarda tarih, geçmişten ders almak yerine bugünkü iktidar kavgalarını meşrulaştırmak için kullanılıyor.

İttihat ve Terakki’den Günümüze: Bir İbret Vesikası Asıl dikkat çekici analoji ise İttihat ve Terakki’nin geçirdiği dönüşümde gizli. "Özgürlük, Eşitlik ve Birleştiricilik" sloganıyla yola çıkan, eski düzeni yıkan bu hareketin; zamanla despotikleşip, tektipçiliğe ve nepotizme savrulması, siyasi tarihimizin en acı derslerinden biridir. Bugün "son 20 yılda aynı rotayı kim izledi?" sorusu, cevabı merakla beklenen bir tartışma konusu olarak önümüzde duruyor.

Nahid Sırrı Örik’in Kaleminden 1908 İstanbul’u Bu tartışmaların gölgesinde, Oğlak Yayınları tarafından okura sunulan eser, kapağındaki tuğra tasarımıyla ilk bakışta "entel sağ" bir kesime hitap ediyormuş izlenimi verse de, sayfaları çevrildiğinde bambaşka bir dünya açılıyor. Nahid Sırrı Örik’in kaleminden 1908 İstanbul’una; Rumelihisarı’nın yalılarından Babıali’nin entrika dolu koridorlarına uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz.

Meşrutiyetin ayak seslerinin duyulduğu, eski kapıkullarının devrinin kapandığı ve İttihatçıların yükselişe geçtiği o sancılı günleri, yazarın çıplak ve tarafsız gözlemleriyle okuyoruz. Örik, Abdülhamid’i "Kızıl Sultan" tasvirine daha yakın bir noktada konumlandırırken, bunu kişisel ideolojisiyle değil, dönemin tarihsel gerçekliğiyle temellendiriyor.

Sonuç olarak; Abdülhamid figürü üzerinden yapılan tartışmalar, aslında tarihin kendisinden ziyade, bugünün siyasi arayışlarına dair ipuçları veriyor. Geçmişin aynasına bakarken, tarihin tekerrür etmemesi için gereken tek şey, ideolojik körlükten kurtulup gerçeklere cesaretle bakabilmektir.