İÇERİK: Seyahat edebiyatı türüne gönül veren herkes, satır aralarında mutlaka o dev esere, yani Murat Belge’nin "Başka Kentler, Başka Denizler"ine göz kırpar. Benim için de bu eser, sadece bir seyahatname değil; yazılmış ve yazılabilecek en kıymetli başucu kitabıdır. Kendi yazarlık serüvenimde onun teğet geçtiği boşlukları doldurma arzusu, aslında ona duyduğum hayranlığın bir yansımasıdır.

Murat Belge ile yollarım, henüz gazeteciliğe yeni adım attığım yıllarda, onun rehberliğinde gerçekleşen bir Boğaziçi turunda kesişti. Kabataş’tan Anadolukavağı’na uzanan o meşhur turda, gençliğin verdiği heyecanla sofrada kadehimi devirip etrafı anason kokusuna boğduğumda, Hoca’nın o meşhur nüktedanlığıyla karşılaşmıştım. "Başka bir şeyler daha kırmazsın herhalde" diyerek takıldığında, "Ben yirmi yaşındayım, siz de bu yaşta Marx ile rakı içme şansı bulsaydınız kimbilir ne yapardınız!" çıkışıma, "Ohooo, ben sadece bardağı değil, şişeyi de kırardım!" yanıtını vermesi, aramızdaki o samimi bağın ilk kıvılcımıydı.

Yıllar geçip Bilgi Üniversitesi’nde öğrencisi olma şansına eriştiğimde, Murat Belge’nin sadece bir yazar değil, eşsiz bir "hoca" olduğunu bir kez daha anladım. "Tutunamayanlar"dan "Huzur"a, Batı Sanatı Tarihi’nden müzik derslerine kadar her sınıfta, o usta bir krupiye gibi konuları masaya sererdi. Başta dağıttığını sandığınız o entelektüel köprüler, dersin sonunda öyle bir noktada birleşirdi ki; okuduğunuz bir metne, dinlediğiniz bir ezgiye ya da baktığınız bir tabloya artık bambaşka gözlerle bakmaya başlardınız.

Onun dersleri, dijital dünyanın karmaşasından uzak, tam bir zihin şöleniydi. Teknolojinin uzağında, hafızasının derinliklerinde sakladığı bir tablonun detaylarını anlatırken, asistanına o tabloyu buldurmaya çalışması bile başlı başına bir edebiyat dersiydi. Murat Belge, sadece bildiklerini aktarmakla kalmaz; öğrencisine düşünmeyi, sorgulamayı ve sanatı bir yaşam biçimi olarak görmeyi öğretir. O, edebiyatın ve seyahatin sınırlarını aşan, her daim keşfedilmeyi bekleyen devasa bir kütüphanedir.