İÇERİK:
Çocukluk, çoğu zaman tozpembe anılarla hatırlanır; ancak bazıları için o dönem, gerçekle rüyanın birbirine karıştığı, sınırları belirsiz bir sis perdesidir. Hatice Dudu babaannemin dizinin dibinde geçen o günler, sadece masallardan ibaret değildi. Kendi kendine fısıldayan dudaklar, havaya gönderilen rüyalar ve köyün tepesinde değil, adeta toprağın derinliklerinde saklı bir "çukur" ev...
Her şey, babaannemin beni Dilber Hoca’nın o gizemli evine götürmesiyle başladı. Köyün aşağısında, bir çukurun içine gömülmüş o evde, camların önünde bekleyen insanlar ve tıklatıldığında duvarda beliren kapılar... O gün, çocuk zihnime kazınan o tuhaf siluetler ve üzerimden çekilen eller, hayatımın dönüm noktası oldu. "Yelkız’a yel değdi" fısıltıları, o geceden sonra köyün sokaklarında yankılanmaya başladı.
Bazıları için bir masal, bazıları içinse açıklanamaz bir gizem olan bu süreç, uykularımı bir sığınağa, rüyalarımı ise gerçek bir oyuna dönüştürdü. Babaannemin o günden sonra değişen tavırları, yastığımın başında fısıldadığı şifreli sözler ve "gelen geldi, kalan gitsin" diyerek beni bahçenin karanlığına gönderdiği o kırk gece...
Peki, rüyalar gerçekten sadece birer düş müdür, yoksa birilerinin bize fısıldadığı gizli mesajlar mı? Bazı sırlar, yıllar geçse de uykularımızın en derin köşesinde yaşamaya devam eder. Hatice Dudu’nun mirası olan bu gizemli yolculuk, bugün hâlâ zihnimin bir köşesinde, tıpkı o geceki gibi ürpertici ve merak uyandırıcı bir şekilde duruyor.
Geçmişin tozlu raflarından süzülüp gelen bu hikaye, rüyaların gerçekliğe nasıl dokunabildiğinin en sarsıcı kanıtı. Siz hiç, rüyanızda babanızın elini tuttunuz mu? Ya da bir gecenin, tüm hayatınızı değiştirebileceğine inandınız mı?