İÇERİK: Edebiyat metinleri, toplumun zihniyet dünyasına açılan en samimi kapılardır. Ancak edebiyatın sunduğu bu zenginlik, bazen tarihsel okumalarımızdaki hatalı çıkarımlarla gölgelenebiliyor. Sıkça yapılan bir hata, Balkan Savaşları veya İstiklal Savaşı gibi dönemleri sadece "ötekileştirici" ve "saldırgan" tepkilerin doğduğu bir süreç olarak basite indirgemektir. Oysa 1910’lardan sonra yükselen milliyetçi dalga, sadece dış tehditlere verilen bir tepki değil; olayları "biz ve ötekiler" ekseninde anlamlandıran yeni bir ideolojik kırılmaydı.
Resmi tarihçiliğin ve okul kitaplarının tekdüze, devlet odaklı anlatımının aksine, edebiyat çok seslidir. Engels’in "Fransa’yı anlamak için Balzac okuyun" sözünde olduğu gibi, bir toplumu anlamanın yolu o toplumun edebi aynasına bakmaktan geçer. Peki, edebiyatın bu renkli dünyasında Türkiye’nin çağdaşlaşma ve Batılılaşma serüvenini nasıl okumalıyız? Neden Batı Avrupa’nın ulaştığı zenginlik ve demokratik düzeye ulaşma konusunda sancılar çektik?
Bu sorunun cevabı, Batı’ya yüklediğimiz anlamlarda, inançlarımızda ve zaman zaman "günah keçisi" ilan ettiğimiz ötekilerde gizli. Tarihsel olaylara bakışımız, adeta renkli bir gözlük takmak gibidir. "Azınlıklar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Yok Olması" ile "Osmanlı İmparatorluğu ve Azınlıkların Yok Olması" arasındaki bakış açısı farkı, kimliklerimizin olayları nasıl çarpıttığının en somut kanıtıdır. Türkçe edebiyat metinlerinde "Batı" kavramı, başlangıçta hayranlık uyandıran bir ilerleme timsaliyken, zamanla nasıl korkulan bir "düşmana" dönüştü? Bu dönüşüm, aslında modernleşme başarısızlıklarımızın da anahtarıdır.
Türk edebiyatının öncü isimleri olan Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi, Halit Ziya Uşaklıgil ve Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi isimlerin eserlerine baktığımızda "Osmanlıcı" bir vizyon görürüz. Bu dönemde Batı; gelişmişliği, aklı ve estetiği temsil eden olumlu bir kavramdır. Örneğin Şemsettin Sami, Taaşuk-ı Tal'at ve Fitnat romanında geleneksel yapıyı sorgularken, Batılı hayat tarzını bir düşman olarak değil, bir ayna olarak kullanır.
Edebiyatımızın bu erken döneminde Batı, bir "tehdit" değil, bir "hedef" olarak kurgulanmıştı. Bugünün Türkiye’sinde çağdaşlaşma tartışmalarını sağlıklı bir zemine oturtmak istiyorsak, edebiyatımızın bu ilk dönemindeki "Batı ile barışık" vizyonu yeniden hatırlamak ve ideolojik gözlüklerimizi çıkararak o metinlerin satır aralarına daha dikkatli bakmak gerekiyor. Zira modernleşmek, bir "öteki" yaratmak değil, kendi değerlerimizle evrensel olanı harmanlayabilme becerisi geliştirmektir.