İÇERİK: Annem bana hamileyken, sen ruhunu arındırmak için kutsal topraklarda "şeytan taşlıyordun." Çocuk aklımla hep sorguladım; bu kadar çok taş atacak kadar ne kadar kirliydi ellerin? Ben daha doğmamışken, annemin gözyaşlarıyla sırılsıklam olan o rahimde, senin yokluğunun soğukluğunu iliklerimde hissettim.
Hayatım, "sanmakla" geçti. Dedemin yüzünü ilk gördüğümde sen geldin sandım. Oysa sen, şeytanı taşlamaya devam ediyordun. İki odalı, paslı demir karyolalı o evde, annemin solan yüzü ve bitmek bilmeyen sessizliğiyle büyüdüm. Okul kapılarında elini tutacak bir baba arayan o küçük çocuk, her gün biraz daha eksildi.
Sonra annem gitti. "Torbadan kurtuldum" dediğinde, o ruhsal yükün ağırlığını ancak yıllar sonra anlayabildim. Ve bir gece, o kabus geri döndü. Kapı gürültüyle açıldı, odanın içine sindin. Konuşmazdın sen; sadece döverek anlatırdın derdini. Şiddetin, sevgi dilin olmuştu. Tokatların havada uçuştuğu, tükürüklerin omuzlarımıza yapıştığı o gecelerde, "Neden okula gittin?" diye sorduğunda yüzümde patlayan acı, çocukluğumun en net anısı oldu.
Bir gece soba maşasıyla kafama vurduğunda, annemin ilk kez "Yeter!" diye haykırışını ve benim ilk kez bacağını ısırdığımı hatırlıyorum. O an, o evden gidişin bir son değil, aslında bizim kurtuluşumuzdu. Annemin "Adını da al git!" diye mahallede yankılanan çığlığı, senin bu hayattaki tek mirasındı.
Sen gittikten sonra uzun süre yemek yiyemedim; seni yutmaktan korktum. Dedemin senin sudan korktuğunu söylemesiyle, sadece suyla beslendim. Ortaokul son sınıfta dedemi toprağa verdiğimizde, sen yine ortalarda yoktun.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki; sen hiçbir zaman bizim babamız olmadın. Sen sadece, hayatımızın üzerine çöken karanlık bir gölge ve duvarlarda asılı kalan o ürkütücü şarkıdan ibarettin. Adın anılmayan, varlığı bir yara gibi sızlayan o yabancı... Biz, senin yokluğunda kendimizi yeniden inşa ettik. Ve artık biliyoruz ki; bazı babalar sadece biyolojik birer hatadır, gerçek aile ise o yaraları birlikte saranlardır.