İÇERİK:
Bazı salıncaklar vardır; sizi üzerinde taşımaz, adeta bünyesinden atmak ister. İpi, tahtası ve kök saldığı o yaşlı ağaç, sanki sizinle bir hesaplaşma içindedir. Çocukluğun o masum oyuncağı, bazen zihnin en karanlık köşelerine açılan bir kapıya dönüşür.
Salıncak sallanmaya başladığında sadece bedeniniz değil, anılarınız da hareketlenir. Burnunuza bir duman kokusu çalınır, uzak bir çığlık zihninize saplanır ve her şey ağırlaşır. Nefesiniz kesilir, o "aseptik" yalnızlık duygusu tüm benliğinizi sarar. Unutmak istedikçe çoğalan o eski hikâyeler, tıpkı salıncağın ipi gibi boğazınıza dolanır.
Peki, Eray da mı böyle soluksuz kalmıştı? Annemin cevapsız soruları arasında, Eray’ın çamurlu ayakkabıları ve o ay ışığı gibi parlayan gülüşü hafızamda canlanır. Zaman ve mekânın birbirine karıştığı o anlarda, salıncağın gıcırtısı geçmişin soğuk nefesi olur. Eray, çimenlere sildiği ayakkabılarıyla "Bak, tertemizim!" diye gülerken, annemin bana olan öfkesiyle onun masumiyeti arasındaki o keskin uçurumda asılı kalırım.
Salıncak hızlandıkça bulutlara dokunmak isteriz ama gökyüzünden inen o ağır sessizlik, Tanrı’nın bir uyarısı gibi bizi susturur. Eray, ellerini uzatıp "Tut!" dediğinde, o çocuksu gülüşün ardında bilmediği bir dilin ölümcül gizemi saklıdır. Annemin, "Bırak artık şu salıncağı, el âlemin çocuğuyla vakit harcama!" sitemleri, kulaklarımda çınlayan bir yankıdan ibaret kalır.
Hayatla, annemle ve kendimle oynadığım bu saklambaçta, salıncak benim tek sığınağım. Güneş dalların arasından gözlerimi kamaştırırken, ipin o tanıdık gıcırtısı yükseliyor. Eray yine orada, yanımda. Zaman bölüşülen bir ekmek gibiyse, biz bu salıncakta sadece ölümü ve çocukluğu paylaşıyoruz. Salıncak gıcırdıyor; belki de bugün, o son günün başlangıcıdır.