İÇERİK:

Enver Aysever’in raflardaki yerini alan son eseri Sesini Kaybeden Adam, elinize aldığınız an sizi içine çeken, bir solukta tüketilen metinlerden. Yazarın "anı-roman" olarak tanımladığı ancak türsel sınırları zorlayan bu eser, aslında çok daha derin ve kişisel bir hesaplaşmanın kapılarını aralıyor.

Aysever ile aynı mahallede yaşasak da siyasi görüşlerimiz ve üslubumuz çoğu zaman taban tabana zıt. Hatta geçmişte, sevdiğim bir isim hakkında kullandığı sert ifadeler nedeniyle ona karşı oldukça eleştirel bir yazı kaleme almıştım. Siyasetin kutuplaştırıcı dilinin, edebiyatın ve fikir dünyasının inceliklerini nasıl gölgelediğine dair üzüntüm baki. Oysa edebiyat üzerine konuşsak, Selim İleri’den Kundera’ya uzanan bir çizgide buluşabilir, satır aralarındaki nüanslarda derinleşebilirdik. Ne yazık ki günümüzün "kalem kavgası" verenleri, eski zaman yazarlarının o nezaketli ve entelektüel düellolarından oldukça uzak.

Peki, Sesini Kaybeden Adam neyi anlatıyor?

Kitabın merkezinde, Aysever’in yaşamını altüst eden biyolojik bir kırılma var: Bir zona virüsünün ses tellerine yerleşerek onu sesinden etmesi. Bu sessizlik, yazar için hastane odasında başlayan bir iç yolculuğa ve dostlukların, vefanın, ihanetlerin masaya yatırıldığı bir hesaplaşmaya dönüşüyor.

Aysever, kitapta oldukça şeffaf. Tunç Soyer’e duyduğu kırgınlığı açıkça dile getirirken, Billur Kalkavan’ın kaybıyla hüzünleniyor; Aykut Kocaman ve Sırrı Süreyya Önder gibi isimlerin vefasını ise büyük bir minnetle yad ediyor. İsim vermekten çekinmiyor, maruz kaldığı iftiralara karşı savunmasını yapıyor ve adeta kendi hayatının otopsisini çıkarıyor.

Kitabın türü hakkında yazarın kendisi de kararsız; bir anı-roman mı yoksa "kuralsız bir roman" mı? Postmodern edebiyatın sınır tanımazlığı düşünüldüğünde, bu metni nereye koyduğumuzdan ziyade, yazarın sessizliğe mahkûm kaldığı o odada bize neler fısıldadığı önem kazanıyor.

Eğer bir insanın, en savunmasız anında kendiyle ve çevresiyle yüzleşmesini okumak isterseniz, Enver Aysever’in bu cesur anlatısı, kaleminin sınırlarını zorlayan bir deneyim sunuyor. Siyasi görüşleriniz ne olursa olsun, bir insanın sesini kaybetmesinin ardından yeniden inşa ettiği o "iç sesi" duymak, okur için kıymetli bir deneyim.