İÇERİK: Felsefe dünyasının önemli isimlerinden Simon Critchley’in ilk kurgusal denemesi olan "Bellek Tiyatrosu", okuru hem entelektüel bir dedektiflik hikâyesine hem de derin bir hafıza yolculuğuna davet ediyor. 2014 yılında yayımlanan ve Tuncay Birkan’ın usta işi çevirisiyle dilimize kazandırılan eser, sadece bir roman değil; aynı zamanda sanatçı Liam Gillick’in görsel katkılarıyla zenginleşen çok katmanlı bir anlatı.
Kitabın hikâyesi, Critchley’in Sorbonne’daki hocası ve yakın dostu, Nietzsche ve Heidegger uzmanı Michel Haar’ın 2003 yılındaki ani vefatıyla başlar. Haar’ın vefatının ardından kardeşi Roger, yazarın eline bir dizi kutu ulaştırır. Astroloji tutkunu Haar, her kutuyu bir burç simgesiyle işaretlemiştir; ancak dikkatli bir göz, Boğa burcunun eksik olduğunu fark eder. Bu da bize toplam 11 kutudan oluşan, gizemli bir arşivin kapılarını aralar.
Critchley, bu kutuları tek tek açtıkça bir filozofun zihninin derinliklerine iner. Sartre’dan alınan etik ders notlarından Lacan, Beaufret ve Heidegger arasındaki özel yazışmalara, tarihsel haritalardan moda felsefesine dair şaşırtıcı metinlere kadar uzanan bu arşiv, adeta bir düşünce tarihine ışık tutar. Özellikle Koç burcu kutusundan çıkan, Hegel’in "Tinin Fenomenolojisi" üzerine yorumlar içeren metin, yazarın Frances Yates’in kült eseri "Hafıza Sanatı" ile kurduğu bağın izlerini taşır.
Yates’in mnemoteknik (belleği güçlendirme) sistemler üzerine yaptığı çalışmalar, kitabın temel taşını oluşturur. Giulio Camillio Delminio’nun 16. yüzyılda Fransa Kralı I. François için tasarladığı, ancak hiçbir zaman fiziksel olarak inşa edilemeyen o meşhur "Bellek Tiyatrosu", kitabın kapağında Semih Sökmen’in tasarımıyla hayat bulur. İzleyicinin merkeze yerleştiği ve çevresindeki imgelerle dünyayı anlamlandırdığı bu dairesel yapı, Critchley’in metninin de ana metaforu haline gelir.
"Bellek Tiyatrosu", sadece bir hocanın mirasını değil, aynı zamanda hatırlamanın, kurgulamanın ve felsefenin insan zihnindeki sonsuz oyununu keşfetmek isteyen okurlar için eşsiz bir başvuru kaynağı. Geçmişin tozlu raflarından bugüne uzanan bu entelektüel serüven, hafızanın aslında hiç bitmeyen bir inşa süreci olduğunu kanıtlıyor.